Sayfalar

12 Haziran 2011 Pazar

- TAM 35

Göz Göz Göztepe ile başlamalı bu kayıt konuyla alakasız olsa da .

asıl konular bütünümüze dönelim direk. kafam yeterince karışık fikirlerim yeterince dağınık zaten.
efendim sonunda milyonların izlediği aşk tesadüfleri sever filmini izledim. torrentli sinemaya gittim bu güzel cumartesi gecesi, biletimi aldım ve koltuğuma kuruldum. yanlış anlaşılmasın sinemanın koltuğu yani. mülki bi bağ yok aramızda.
film sinematografik olarak güzel olmuş. bununla ilgili çeşitli saptamalarım var ama bunlardan yazının ikinci kısmında bahsedicem. ilk kısmı ise babama ayırıyorum.
ne alaka dimi şimdi bi yandan bakınca. öbür taraftan bakınca bu kadar fetustan ve annemden bahsetmişken babamdan da bahsetmem çok normal değil mi. başka bir bakış açısı da şöyle diyebilir, aşk filmi izliyosun baba ne alaka şimdi...
kimse normal olduğumu söylemiyor zaten. neyse. annem gibi babamı da özlüyorum işin kısası. işin uzunu ise biraz daha derin. bu derinliklere her zaman pink floyd parçaları ile inecek değilim. aslında bu durum kişilere içkin bir durum da olabilir. bundan da başka bir zaman bahssedeyim. şimdi o konulara girersem çok fazla açılmış olurum.
filmi izlemeyenler için bu nokta da uyarıyım ağır spoilerlar gelecek bu noktadan sonra.

şimdiye kadar kimden dinlediysem herkes aşktan meşkten tesadüflerden vesaireden bahsetti bu filmle ilgili. eski aşklarına ağlayanlar yeninin umudunu görüp ağlayanlar olmuş izledikten sonra. ben filmde ağlanır mı ulan diyen adamlardanım ama evet bende ağlarım. damla damla akıtırım göz yaşlarımı üzerine eksiklerimin. ve özlemlerimin. bu filmi izlerkende bi kaç sahnede çok feci hüngürdedim.
bu sahneler kesinlikle özgür ve denizli sahneler değildi ama. benzer olayları çok ca yaşamamdan dolayı bu konudaki dejenarsyonum tüm şiddetiyle devam ediyor. hissetmiyorum özel bir, özlem yada pişmanlık. ama bu filmde anladım ki özgür ve babasının arasındaki ilişki benim özlemlerimden bi tanesi. hayır piç değilim bir babam var. var sağolsun. yaralı parmağa işemeyeninden. onüç ondört yaşlarıma kadar gece yarısını geçen saatlerde bir iki saat görebildiğim bir baba. onunla vakit geçirebilmek için yaptığı işlerle ilgilendiğim bir baba. hayatımın en utanç verici anını bana yaşatan, ilişkilerim dışında hayatımda hiçbir şekilde olmayan bir beceriksizlik durumunu hazırlayıp, pişirip bana yediren bir babam var evet. o gün bugündür dünyayı sırtıma alsam acaba o dakikaları unutabilirmiyim acaba diye düşündüğüm bir hadisenin prodüksiyonunu ve yönetmenliğini yapan babam.

"all the best cowboys have daddy issues!" yess. lost da bu anlamda azıma sıçmıştı zaten. peki bu kadar sızlanıyorum ama babam kötü mü  hayır değil. o sadece elindeki inanılmaz potansiyele karşı çaresizce elinden geleni yapmaya çalışan büyük bir kahraman aslında. kahraman çünkü bana tüm iş ahlakımı o verdi. her zaman beceremediklerimle tartarken beni. oysa sadece babasıyla vakit geçirmeye çalışan bir çocuktum. ben onunla ilgilendim o işiyle. ancak işiyle ilgilenirken ben spotları üzerime döndü ve ben kendimi onun işine verdim istemeden. çiğdem tezgahında uyuya kalırken de, çeşme çarşısının ortasına kusarken de, gece yarıları araba veya sinema köşelerinde uyuya kalırkende, işçilere mal taşıtırken de aslında sadece babamla vakit geçirmek istiyordum.
filme dönersem. benim babamda ben öyle onun işiyle ilgilenirken ilgilendi benimle. bir çok fedakarlık da yapmıştır, zaman zaman beceriksizce hediyelerde almıştır bana ama ben hiç çocuk olamadım onun yanında. böyle çabalarla zaman içinde büyüdüm. o çocukla geçinemedi belki kendi de hala çocuk olduğu için ama ben büyüttüm kendimi hep benimle ilgilensin diye. sonra birgün bir baktım. ben baba olmuşum o hala çocuk. ben çocuk olamadım. ona bu göz yaşları. bir baba figürüne yani. çok gay bi konu ama inkar sadece çözümsüzlük demektir.
ben erken büyüdüm ve çabuk dejenere oldum. yaşlandım ve yıprandım. hangi çocuk daha 15 yaşında hayatıyla ilgili çok önemli kararlar alabilir ki? ben 12 yıldır alıyorum bu kararları hep. sayesinde işliyorum hayatımı ince ince.
bir keresinde ilkokul son sınıfta dersahanede tüm gün burnum kanamıştı. akşam da kanama durmayınca hastahane hastahane dolaşmıştık. o günki panik hali ve telaşını hiç unutmam. o güne kadar görmediğim bişeydi.
ben büyüyordum ve o yoktu her adımımı ben karar almaya başlayana kadar annem planlardı. o yol gösterdi ben koştum usain bolt gibi. hayallerinin çok ötesine geçtim. anneme bu yüzden minnettarım.
babama da yokluğu ve yapısıyla beni büyümeye yönlendirdiği için minnettarım. bu iki yaklaşım dünya üzerinde benden başka bişey olamayacağını gösterdi. ve ben o dünyayı yedim. biraz da o nedenle dejenereyim.
vel hasıl konuyu toparlamak gerekirse. hala bilemiyorum o figürü nasıl dolduracağımı. sanırım ömrüm boyu...

ayrıca ömrüm boyu kadınlar olacak hayatımda elbette. bu da ikinci bölümün girişi olur ayıramayacak olanlar için belirteyim. kadınlar olacaktır elbette ama bir adamı adam yapan en önemli şey sevdiceğin kalbini ona vermesidir. deniz de öyle yaptı elbette. kalbini verdi.
bir kadınla aynı gün doğa bilirsiniz, aynı yerde büyüyebilirsiniz, aynı kapdan içki içebilirsini, hatta o sizin hayatınızda görünmediğiniz kadar güzel olduğunuz tek fotoğrafı çekmiş insan da olabilir ama doğru zaman ve doğru yer bir araya gelmedikçe sizde bir araya gelemezsiniz. belki de o an birimizin öldüğü andan itibaren bile başlayabilir. aşk böyle bişeydir. pistir.
film de bu anlamda gayet başarılıydı. aşk sahnelerinde hiç bişey hissetmesemde yinede beni bile yakalyarak ağlatmışmıdır. işte bu başarıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder